>En ‘Kral’ından ‘Ses filmi’

Posted: February 18, 2011 in King’s Speech, oscar, yabancı film

>

Başta ‘Altı ana kategori’ olmak üzere tam 12 dalda Oscar’a aday olan ‘Zoraki Kral’ nihayet huzurlarınızda. Film, kekeme olan Kral VI. George’un, İngiltere’yi 2. Dünya Savaşı’na sokacak olan ‘tarihi’ konuşmasına kadar yaşanan süreci anlatıyor

En 'Kral'ından 'Ses filmi'

ZORAKİ KRAL
Orijinal Adı:
King’s Speech
Yönetmen: Tom Hooper Senaryo: David Seidler
Oyuncular: Helena Bonham Carter, Colin Firth, Geoffrey Rush, Michael Gambon, Guy Pearce

Oscar adaylıkları
*Film
*Yönetmen
*Erkek oyuncu
*Yardımcı kadın oyuncu
*Yardımcı erkek oyuncu
*Orijinal senaryo
*Sanat yönetimi
*Görüntü yönetimi
*Kurgu
*Kostüm tasarımı
*Müzik
*Ses miksaj
Akademi, sinemada her bir şeyi sever, ama en çok azmi sever… Oscar tarihine atılacak kısa süreli bir bakışta bile bunu hissetmeniz mümkündür. Küçük bir hatırlatma paketi sunayım; ‘Yağmur Adam’dan ‘Sol Ayağım’a, ‘Kurtlarla Dans’tan ‘Gandhi’ye, ‘Rocky’den ‘Forrest Gump’a çok sayıda örnekte, hayat gailesinde kararlılıklarını gösterenler, heykelciğini koltuğunun altına sıkıştırmayı başarmıştır. Bu yılın Oscar adaylarına bakıldığında ‘127 Saat’, ‘Siyah Kuğu’, ‘Dövüşçü’, ‘Sosyal Ağ’, ‘True Grit’ ve ‘Zoraki Kral’ gibi filmlerin de aynı ruhu taşıdığını görüyoruz. 27 Şubat akşamı, bu toplam içinde ‘En kararlı kimmiş?’ sorusunun yanıtını bulacağız.
Naçizane tahminim, 5500’e yakın Akademi üyesinin yapacağı tercihte, İngiliz yapımı ‘Zoraki Kral’ öne çıkacak ve ‘En iyi film’de heykelin sahibi olacak. Tabii bütün bunlar tevatür, ‘Ak koyun, kara koyun’ 28 Şubat sabahı netleşecek. Ama bütün bu tartışmalara dahil olmanın yolu da ‘Aday filmleri’ görmekten geçiyor; bugünden itibaren gösterime girecek olan ‘Zoraki Kral’, en azından kendisi üzerinden kıyaslama yapılmasına fırsat tanıyacak.

‘Gül’ döktüm yorumuna
Gelelim, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün vizyona girmeden önce izleyip, twitter’da üzerinden yorum yaptığı ve çoktan ‘Okey’ verdiği bu filme ilişkin bizim yorumumuza… Ama önce konu elbette…
Tom Hooper imzalı yapım, kekeme olan Kral VI. George’un, ülkesinin 2. Dünya Savaşı’na dahlini açıklayacağı konuşması etrafında odaklanan bir öyküyü anlatıyor. Bu konuşmaya kadar yaşanan süreç ve arka planda iktidarda yaşanan gelgitler de, hikâyenin diğer yan unsurları. Film 1925’te başlıyor. Wembley Stadı’ndaki fuarda İngiliz Pavyonu’nun açılışında konuşma yapmayı deneyen York Dükü Prens Albert, ne yazık ki bunu başaramıyor. Kekeme olan Prens, bu problemini çeşitli tedavi yöntemleriyle halletmeye çalışsa da işin üstesinden gelemiyor. Karısı Elizabeth, kocasından habersiz Avustralya kökenli konuşma terapisti Lionel Longue’nün muayenehanesine giderek eşi için randevu alıyor. İlk buluşması iki taraf için de kötü geçiyor. Kekemeliğinin düzelmeyeceğine inanan Prens, bir anlamda tedaviyi reddediyor. Ama gelişen tarihsel olaylar, Albert’ı Kral olmaya itiyor. Ağabeyi Edward’ın özel hayatındaki ilişkisi, Prens’in tahta oturmasına neden oluyor. Üstüne üstlük Adolf Hitler’in raydan çıkması bütün dünyayı savaşın içine çekerken Britanya da ister istemez gardını alıyor. Lakin İngiltere’nin ‘resmi’ yollardan savaş ilanı için, artık Kral VI. George adını alan eski York Dükü’ne iş düşüyor. ‘Kekeme Kral’ konuşacak, İngilizler de onun gibi bir varlığın himayesi altında kendilerini savaşta emin ellerde hissedeceklerdir…

İsminde ‘eksen kayması’ var
‘Zoraki Kral’ (Aslında bu Türkçe isim de, fazla ‘Zoraki’ olmuş. Bir kere öykünün derdi ‘zoraki’lik değil; hem İngiltere, hem de ana karakter için ‘tarihi’ bir anlam ifade eden ‘konuşma’. Yani zaten orijinal isim meseleyi özetlemiş, Türkçe’ye ‘eksen kaydırarak’ çevirmek de neyin nesi?), bir kere sağlam bir senaryoya sahip olmanın avantajlarından yararlanıyor. Karakterler son derece derin çizilmiş, diyaloglar zekice ve öykünün akışına hizmet edecek bir biçimde yazılmış, reji de bu metni görselleştirmeyi ve istenilen atmosferi kurmayı başarmış. Hikâye, farklı sınıflara (öyküdeki denge itibarıyla söylüyorum, zaten biri Kraliyet ailesindense diğerinin ‘farklı’ olmaktan başka seçeneği yok) mensup iki ana tiplemenin ilişkisini, ince detaylarla örerek aktarmış: Kral problemli olan taraf, alt sınıftan gelen de muhtaç olunan… Üstelik terapist olan, asil olana ailesinin ona seslendiği isimle (o isim de ‘Bertie’) hitap etme lüksüne (ya da ayrıcalığına) sahip. Ama belki de filmin en can alıcı bölümünde Kral aralarındaki mesafeyi Longue’a hatırlatıyor ve onu parkın içinde bırakarak yürüyüp gidiyor. Bu sahnede park yolu vasıtasıyla yaratılan derinlik, güneşin ‘hafifmeşrepliği’yle birleşince filme özel bir hüzün katılıyor.

Arada monarşi de terapi görüyor
Öte yandan hikâye ‘Radyo günleri’nde geçtiği için evin içine yayılan sesin özel bir önemi var. Dolayısıyla halk, başındakilerin kendisini değil sesini duyuyor ve güven duygusu, bu sesin ‘gücüne ve ikna kabiliyetine’ göre biçimleniyor. Oysa televizyon çağında VI. George’un işi daha kolay olabilirmiş. Çünkü kitleler, kendilerine ulaşmak için bu kadar çaba gösteren bir adamı, biraz da vicdanlarının sesleriyle daha kolay bağırlarına basabilirdi (belki de).
Filmde rol alan isimler, bu yılki Oscar’ın ‘En iyi erkek’, ‘En iyi yardımcı kadın’ ve ‘En iyi yardımcı erkek’ dallarındaki beş adayından biri konumunda. Bana kalırsa Kral’ı canlandıran Colin Firth, heykeli koltuğunun altına sıkıştıracak. Gerçi karakteri daha çok Akademi’nin eski tercihlerine (‘Yağmur Adam’, ‘Forrest Gump’, ‘Shine’ gibi) yakın duruyor ama yine de sanki en uygun isim o. Terapist Longue’de Geoffrey Rush mükemmel oynuyor ve fakat Avustralyalı aktör hakkını ‘Shine’daki David Helfgott’la doldurmuştu. Dolayısıyla bir anlamda ‘Monarşi’yi ayakta tutan adam’ rolü kendisine ‘En iyi yardımcı erkek’ ödülünü kazandırmaz gibime geliyor. ‘En iyi yardımcı kadın’da adaylardan biri olan Kral’ın karısı rolündeki Helena Bonham Carter’ın ise Oscar gecesinden eli boş döneceğini sanıyorum.

Teknik direktör de Kral’dır
İki ‘Elizabeth’, bir ‘Mrs. Brown’, bir ‘The Queen’, bir ‘The Other Boleyn Girl’, daha eskilerden ‘VIII. Henry’ derken Britanya tarihini epey bir ezberledik. Sırada kim var, bilemiyorum.
Son olarak kamera arkasındaki isme, Tom Hooper’ı göz atalım. 1972 Londra doğumlu yönetmen, daha çok dizi filmlerle tecrübe kazanmış bir isim. Lakin uzun metrajlı ilk işi, bence ‘futbol filmleri’ kategorisinin en iyilerinden sayılması gereken ‘The Damned United’dı. İngilizlerin efsanevi futbol figürü Brian Clough’ın kariyerindeki en başarısız dönemi, 44 günlük Leeds United macerasına göz atan yapım, aslında ‘Zoraki Kral’la zıt bir yapıya sahip. Çünkü birinde görkemli kaybeden, diğerinde ise bir başarı hikâyesi var. ‘Ee bunlar da hem sinemanın, hem de futbolun içinde olan şeyler’ diyerek son noktayı koyalım…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s